çam ağacı meselesi...
5/6/2009 · Kategori: amasra
Adına Proje Dedikleri...
30/5/2009 · Kategori: BARTIN
PROJELER VE ÇAPANOĞULLARI…
AB hibe fonları denen şey ortaya çıktıktan sonra birçok kişi “projem geldi” deyip ortaya çıkmaya başladı.
İçinde bulunduğumuz konjektürün ürettiği bu uyanıkların yegane amacı pastadan pay kapmak…
Mevzuat gereği fonlara kişisel başvurunun olamayacağını bilen bu sözde “proceci” ler, koltuğunun altına aldıkları, bilimsellikten uzak, gizli amacı da ustaca gizlenememiş, kişisel kaygılarla yola çıkıldığı için hedef kitlesi olmayan, tarihsel ayağı olmadığı halde ayaklarını uydurdukları hayal mahsulü hikayelere dayandırdıkları, özgün olmayan (hatta çalıntı) fikirlerle(!) AB fonlarına müracaat yapabilme Hakkı olan Valiliklerin, Belediyelerin, Vakif ve Derneklerin yolunu tutmaktalar.
Ağdalı anlatımları ve sosyal proje süsü bile, bu adına proje dedikleri bana göre art niyetli metinciklerin arasındaki bir sürü ikirciği gizlemeye yetmiyor. Bu proceciklerde ne milli ne mahalli fayda vardır. Ve de iddia ediyorum; bu tutar ve desteklenesi yanı olmayan fikirler özgün de değildir çok bilinen bir amaca hizmet etmeye yönelik olup daha önce denenmiş ve deşifre olmuş amaçların uzantılarıdır.
Genelde, yapılma lüksü görülürse ve objektif yapılırsa, proje bitimindeki değerlendirilmede, harcanan para ile sağlanan faydanın arasında dağlar olduğu, atılan taşın ürkütülen kurbağaya değmediği görülecektir.
Yani rasyonel ve akılcı projeler değildir bu projeler…Örneğin Paflagonya projesi gibi ; zira bu projeye göre, Bartın’da İtalyan turistten adım atılamayacaktı…Bisiklet fabrikaları kurulacaktı…Proje ortağımız Muhteremler AB ‘ye girmemize yardımcı olacaklardı…Çok şükür, 2002 de imzalanan protokol 4 yıllık idi ve 2006 da bitti kurtulduk, bu projeden…Anı olarak elimizde proje tanıtım broşürü ve broşürle beraber dağıtıldığı iddia edilen enterasan bir haritanın orijinali kaldı.
Bu arada projelerin tümünü karalayıp, hem üretenlerin şevkini kırmak, hemde her üretilen proje de bir şeyler aranmalı demek istemiyorum. Ancak proje sunulan kurumların her projeye balıklama dalmamak, zaman ve kaynakları akılcı ve projedeki Hedef kitlenin (yaşlı, çocuk, hasta , yoksul, genç, her ne ise…) yararına kullanmak gibi bir sorumluluğu olmalıdır.
Bir projenin etüdü nasıl yapılmalı derseniz;
Bir kere proje konunun uzmanı, akademik nosyonu olan 3 kişilik hakem kurulundan geçebilmeli…Bir projenin bilimsel kabul edilebilmesi için arkasında mutlaka bir üniversitenin desteği olmalı…
Projede ortak veya destekçi gibi gösterilen kişilerin mutlaka bunu belirtir mektupları yer almalıdır.
Proje bütçesi incelendiğinde elde edilecek bulgular zaten projenin samimiyetine hemen ayna tutacaktır.Zira proje için gerekli maliyet kalemlerinin teklifler alınmadan, projede kullanılacak techizat-makine vs. için proforma faturalar konmadan yapılmış, şişirilmiş olması, gayri ciddi bütçelendirme , gayri ciddi proje demektir.
Yerli malzeme için yerel para birimi ve KDV ‘li fiyatlar, yabancı malzeme için ise yabancı para birimi ve değeri üzerinden, %35 ithalat maliyeti giydirilmiş fiyatlandırma yapılmalıdır.
Proje çerçevesinde ortaya çıkacak kitap, rapor, web sayfası, CD-Rom gibi yayınlar ve varsa diğer somut proje çıktıları akademik çevrenin faydasına sunulabilir, ancak bir projeyi belgesel film yapma önerisini ise ben hep, bir koyundan iki post çıkarma girişimi olarak görmüşümdür.Zira projeden nemalanmaya çalışanların bu kılıf ile ikinci bir meta yaratma gayretleri eski bir Kızılderili numarasıdır.
Bu tarz projeler ilk etapta finansal kaynak bulsalar da , kısa sürede rasyonel fayda sağlamadıkları görülecek ve sürdürülebilirlikleri kalmayacaktır.
Bu tarz projelerin içeriğinde olası risklerden hele hiç bahsedilmemektedir.Her şey toz pembe gösterilecektir şüphesiz…
Yine bu tarz projeler yangından mal kaçırma yöntemini benimsediklerinden, internet ortamında da pek rastlanmayan projeler olup, geniş kitlelerce okunup , değerlendirilmesi pek arzulanmaz. Fikir hırsızlığının ortaya çıkmaması için bu bir yol olarak görülür.
Her kim toplum yararına fikirler, projeler üretiyor, göz nurunu tüketiyorsa başımızın üstünde yeri var.
Ama her kim “mış” gibi yapıyorsa pilav yerken dişi kırılsın…Niyetleri de niyet olarak kalsın, yoksa onları parmak ile göstermekten de çekinmem…
Yine de, konu ile ilgili litaratüre hakim olmadan, ham fikir bile denemeyecek zırvalarla, hele çalıntı projelerle toplum karşısına geçebilme cüretini gösterenleri kutluyorum, ama toplumu salak yerine koydukları için kınama hakkımı mahfuz tutarak tabi ki…
okul kültürü..
26/5/2009 · Kategori: BARTIN
Zayıf ve Güçlü Kültüre Sahip Okullar…
Okul kültürü nedir?
Değerler, inançlar ve gelenekler, okul kültürünü oluşturan
Kavramlar bütünüdür.
Bu kavramlar, okuldaki tüm elemanların düşüncelerini, tutum ve davranışlarını etkiler, bireyler arasındaki bağları kuvvetlendirir ve okulu özel ve başarılı yapar.
Okul kültürü, sorunlarla mücadele etmeleri için öğretmenleri cesaretlendirir ve güç birliğini tesis eder.
Okul Kültürü , okuldaki tüm ınsurların davranışlarını etkileme, temel inanç ve değerlerin paylaşılma, sahiplenme düzeylerine bağlı olarak güçlü ve zayıf olarak
nitelendirilir. Güçlü ve iyi oluşturulmuş okul kültürü, öğretmen ve öğrencilerin, hatta velilerin, okulun öz değerlerine bağlılık düzeylerinin yüksek olduğunu işaret eder, Zayıf , önemsenmeyen, benimsetilmemiş kültürde bu durumu göremeyiz.
Maalesef bazı okullar bünyelerinde zayıf kültürü barındırırlar.
Bu tür okullarda;
Yönetici, öğretmen, öğrenci ve veli arasındaki bağlar zayıflamıştır.
Tüm üyeler birbirlerine karşı düşük başarı beklentisi içindedirler; her kes diğerinin başarısızlığını bekler ve hazırlar.
Diyalog zayıflamıştır; motivasyon düşüktür.
Veli, yönetici, öğretmen ve öğrenciler arasında kuşku ve düşmanlık hisleri yaygındır, yıkıcı çatışmalar artmıştır, koordinasyon bozulmuştur.
Sevgi-saygı zayıflamıştır .
Bu tür okullarda unsurlar ne yapmaları ve bunu nasıl yapmaları gerektiğini belirlemeye çalışırken çok zaman kaybederler .eğitim de zamana karşı yarıştır.Boşa geçen süreçler geri kazanılamaz. Böyle okullarda kimse yaşamak ve çalışmak istemez. Kendisinden beklenen performansı gösteremez.
Hâlbuki güçlü kültüre sahip olan okullarda;
Kalite bir alışkanlıktır, insanlar kendilerini daha iyi ve motive edilmiş hissederler;
Mutlu aile havası vardır; meslek aşkı ve şevki örgüte yayılmıştır;
Bireyler değişikliklere açıktırlar; onurlu ve özgüvenlidir;
Öğranci ve öğretmen, yönetici- veli arasında güven, paylaşım ve değer verme duygusu temel unsurdur;
Okulda çalışanlar, birbirlerine karşı yüksek beklenti içindedirler;
Karşılıklı destek ve güvene dayalı iş birliği ruhu vardır;
Herkes sorunlarını birbirleriyle paylaşır.
Yaratılmış olan eğitim öğretim iklimi öğretmen ve öğrencilerin kendilerini yenilemelerine uygundur, paylaştıkları anlamlı amaçları içtenlikle öğretim sürecine
taşırlar;
Okul kültürünü oluşturan, temel ilkeler, birlikteliği, çok çalışmayı ve gelişmeyi teşvik edicidir;
Güçlü okul kültürü sayesinde sağlanan ortam, öğrenci başarısını arttırıcı, öğretmen ve velilerde sorumluluk bilincini kuvvetlendiricidir;
Başarı, eğlence ve mizah bir aradadır; insanlar çalışırken aynı zamanda eğlenirler .
İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 60. ve Liseler Yönetmeliği’nin 5. maddesi “Okulu müdür yönetir.” şeklindedir.
Bu nedenle okul yöneticisi diğer görevleri ile birlikte okul kültürünü de yönetmek zorundadır.
Yöneticinin okul kültürünün yönetimindeki ilk görevi, güçlü bir okul kültürünün oluşturulmasına önemli derecede katkıda bulunmaktır. Bunun sonucu olarak okulun formal ve informal boyutu birbiriyle bütünleşir. Yöneticiler,
öğretmenler ve öğrenciler, mensup oldukları okullarıyla gurur duyarlar. Benzer şekilde veliler de aynı gururu yaşarlar. Bu ortak duygular yönetici, öğretmen,öğrenci ve veliler arasında yakınlaşma ve kaynaşmayı sağlar.
Okul yöneticisi, okul kültürünü biçimlendirmeye çalışırken okulun nasıl bir cazibe merkezi hâline getirileceği konusunda bir vizyon geliştirebilmelidir . Çünkü olumlu bir okul kültürü geliştirebilmek için belirli bir vizyon gereklidir . Ancak okullarımızda egemen olan kültür, öğretmen ve
öğrencilerde yeterince coşku oluşturamamaktadır. Bu durumun, okul kültürünün de oluşturulamamasından kaynaklandığı söylenebilir.
Öğrenciler de artık geleneksel yöntemleri ve sınıf yönetimini çekici bulmamaktadırlar.
Bu nedenle, okul yöneticisi okul kültürünü daha çekici hâle getirmenin yollarını aramalıdır. Bir okulun her yıl düzenlediği mezuniyet törenine, konsere, pilav gününe, müsamereye ve yarışma programına basit bir etkinlik gözüyle bakmamak gerekir. Çünkü bu tür etkinlikler okul elemanlarını birbirleriyle kaynaştırır. Böyle bir okula öğretmen ve öğrenciler koşarak gelirler.
Okul yöneticisinin özgün bir okul kültürü oluşturulmasına katkıda bulunduktan sonra bu kültürü çevreye tanıtması gerekmektedir. Böylece yönetici, daha sağlıklı bir okul-çevre ilişkisi geliştirilebilir. Öğrenci velileri, okulun kültürünü tanıdıkları ölçüde okula sahip çıkarlar. Okul kültürünün iyi tanıtılması, bazı çevresel
imkânların iyi ve doğru amaçların gerçekleştirilmesi doğrultusunda kullanılmasını kolaylaştırabilir .
Yapılan açıklamalardan, okul kültürünün oluşturulması ve çevreye tanıtılmasında müdürlere son derece önemli görevler düştüğü sonucuna varılabilir.
Bu nedenle bu okul kültürünün oluşturulması ve çevreye tanıtılmasıyla ilgili olarak, müdürlerden beklenen ve onlarda gözlenen davranışların neler olduğunu açıklayan etüdler ve araştırmalar yapma ihtiyacı doğmuş..Bu konuda da istisnalar dışında karnemiz zayıf ne yazık ki…
her yer Samsun , hergün 19 Mayıs
14/5/2009 · Kategori: gazetecilik
Herşey, “soruyu sormak”la başlar…
Sorulmamış soruların cevapları, istediğiniz kadar çaba gösterin, adresine ulaşmaz...
Çünkü insanın beyni, ancak kendi ürettiği sorularının cevapları ile doğrudan ilgilidir.
Sorulmamış soruların cevapları, buza yazılmış yazı gibidir… Silinir gider.
kendi dikensiz gül bahçemizin duvarları içinde, Dünya’ya, ülkemizin sorunlarına ve çağımızın gerçeklerine sırtımızı dönerek yaşayamayız…
Özgürlüğün, hukuk devletinin ve cumhuriyetin diğer kazanımlarının bedeli vardır… Bizler, sözünü ettiğimiz bu değerlere, karşılığında çok az şey ödeyerek kavuştuk. Belki de bu yüzden gerçek kıymetlerini yeteri kadar bilmiyoruz; algılamıyoruz…
Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarının sürdürdükleri o amansız mücadelenin mirasına hiçbir şey ödemeden ortak olduk… Belki de içinde yaşanılan dönemin sancıları ve çekilen çileleri, işte bu bedelin gecikmiş ödemesi ile ilgilidir…
Ve belki de bizler, böylelikle bedelini ödediğimiz değerlerin kıymetini o zaman çok daha iyi anlayacağız… Ve hak edeceğiz!..
Demokrasi, bağımsızlık, hukuk devleti, aydınlanma düşüncesi …
Bütün bunları biz, yaşamımızın daha en başında, hazır bulduk ve onları maalesef biraz da hor kullandık…
Gerçek değerlerini, anlamlarını idrak edemedik.
Bu değerlerin öz ve esasını oluşturan kültür mirasının büyüklüğünü ve derinliğini yeteri ölçüde kavrayamadık.
Ve belki de bunun için yeteri kadar savunamadık onları…
Belki de onun için içine düştük şimdiki durumun….
Belki de…
Bu yüzden yeteri kadar savunamadık vatanımızı…
Ve yine belki de, İstiklal Savaşımızın, bir Türk-Yunan savaşı olmayıp, bütün Dünya’nın mazlum milletlerine örnek, bir BAĞIMSIZLIK SAVAŞI olduğu gerçeğini anlayamadığımız için geliyor başımıza bütün bunlar…
İşte sorumuz..Günün sorusu….
Çare ne ?
Çare milli…gidilecek yol; Samsun,Amasya , Erzurum üzerinden Ankara….
Aslında her yer Samsun, her gün 19 Mayıs olmalı….
Bizim kuşak ve alacakaranlık kuşağı
Bizim kuşak doğduğunda,
Öğrenciler, Bu ülkenin parasız okullarında okuyor, Devlet katkısı ile yürüyen çarkının içinde yoğruluyordu.
Üniversiteler o zamanlar birer ticarethane değildi…
Hastaneleri holdingler yönetmiyordu.
Basın, kamu hizmeti için vardı…
Yerli Malı haftaları oluşturuyordu, bilincimizdeki yurtsever çizgiyi…
Derken, 27 Mayıs’ın getirdiği “gerçek” ikinci Cumhuriyeti yaşandı…
1961 Anayasası daha yeni kabul edilmişti,
Dostumuzu düşmanımızı, kapitalizmi ve onun “son aşamasını” yeni yeni öğreniyorduk…
Öğrendikçe daha deli atıyordu damarlarımızdaki kan… Daha bir içtenlik kaplıyordu yüreğimizi…
Önümüzde tek seçenek vardı, tek ideal vardı…
Oda, Vatan sevgisi…Ve ayrılmaz parçası Halk sevgisi…
O zamanlar,
Ve en yüce değer emekti!...
Zaten Önemli olan da kamu çıkarları idi...
Bireyler, mutluluğu, halka rağmen geliştirilen servetlerle değil ; her alanda müştereken oluşturulacak toplumsal gelişmede görürdü.
Sağlıklı bireylerin yetişebilmesi için gerekli olan tek şey, katılımcı ve kamusal çıkarı öne alan, bencillikten uzak bir dünya görüşüydü…
Bu gün ise bu dünya görüşünü savunanlara dinazor diyorlar!..
İşte bu yüzden, günümüzün “yükselen değerleri” ile yetişmiş kuşaklar, bizim, yaşadığınız topluma kendinizi neden borçlu hissetmenizi anlayamazlar…
Çünkü, okulumuzda yanan sobadaki odunun bedeli bize göre günü geldiğinde devlete –millete ödenmeli idi…Bize göre “Bu bir borç” idi.
Yeni kuşaklar bunun niçin, halka ödenmesi gereken bir borç olduğunu düşündüğünüzü kavrayamazlar!..
Çünkü bu günkü kuşaklar, Cumhuriyet kültürü ile değil; emperyalizmin kültürel saldırısı altında yetiştiler…
Çünkü bu kuşaklardan oluşan toplum, Atatürk’ü sadece resmi nutuk edebiyatıyla tanıdı… Amerikan 6. Filosu’na karşı göğsünü siper etmedi…”Annelere kreş, çocuklara süt” diye mücadele etmedi.
Ve de en önemlisi… Yerli Malı Haftaları içinden geçmedi; o kültürü tatmadı; bir ülke, bir millet olmanın değerini anlamadı…
Ve vatan denen şeyin, varlığımızın temeli olduğunu hiçbir zaman düşünemedi… Anlayamadı…
Kavrayamadı!
Çünkü yerli mal kalmadı.
kent plancıları be belediyecilik
18/3/2009 · Kategori: BARTIN
Belediyelerin olmazsa olmazları “ŞEHİR PLANCILARI” Türkiye’de ilk olarak Şehir ve Bölge Planlama bölümü, 1961 yılında ODTÜ Mimarlık Fakültesi bünyesinde kurulmuştur. Bu meslek disiplinin amacı ülke düzeyinden yerel ölçeğe kadar her türlü yerleşmede fiziksel/mekânsal gelişmelerin bir plan/düzen çerçevesinde biçimlenmesine katkıda bulunmaktır. Bu aşamada Belediyenin esas amaçlarından biri olan imar planları yapabilmeleri için bünyelerinde Şehir Plancıları bulundurmaları mutlaka elzem ve şarttır. Şehir Planlama disiplinin görevlerini biraz açalım. Şehir plancısı, planlı gelişmenin sağlanması için, yerleşim yerlerinin gelişiminde ve değişiminde etkili olabilecek mekansal, sosyal, demografik, ekonomik ve teknik verilerle estetik, kültürel (tarihi-arkeolojik), doğal/ekolojik etmenleri birlikte değerlendirerek geleceğe yönelik amaç ve hedefleri koyan, uygulama araçlarını ve süreçlerini tanımlayan, karar vericilere alternatif öneriler oluşturan ve bunların uygulanmasında rol alan uzmandır. Bu basmakalıp ve sözlükvari açıklamaların ötesinde, şehir plancıları düzenli kentlerin tek anahtarlarıdır. Kentin toprağının en iyi nasıl planlanması gerektiğini bilen ve kent toprağında rant dağılımının en adaletli şekilde olmasını sağlayan Şehir Plancılarıdır. Belediye Başkanlarının bazen sağ kollarıdır bazen de fikirleri yüzünden rakipleri. En nihayetinde danışmaları gereken bir kapıdır. Şehir plancılarının Bartın’da çalışma ve uygulama alanları neler olabilir derseniz ? Türkiye genelinde 5000 civarında şehir plancısı bulunup bunların 4000’i fiili olarak planlama yapmaktadır. Bu plancıların büyük bir bölümü Büyükşehir Belediyelerinin bünyesinde ve özel bürolarda çalışmaktadır. Buradan anlaşılıyor ki Bartın Belediyesinde de Şehir Plancısı bulundurmak, belediyemiz açısından çok büyük bir şans olacaktır. Planlama işin başıdır. Planlamayı özel bir şirkete belirli bir ücret karşılığı yaptırırsınız. Fakat uygulama sırasında bir Şehir Plancınız yoksa planlama tamamen soyut kalacaktır. Şehir planlama işi kâğıda çizilen plandan ibaret değildir. Planlamanın her etabında danışacağınız bir uzmana ihtiyacınız olacaktır. Bu uzmanda Şehir Plancısı’dır. Başkan adaylarımızın vaatleri arasında bu neden yoktur ? Anlaşılır gibi değil ? Vaatlerde yok, ama kesin kafalarında vardır.Belki de rakiplerimiz duymasın diye açık etmiyorlardır. Belkide bizim gözümüzden kaçmıştır. Öyledir.
röp.............
15/3/2009 · Kategori: gazetecilik
Bartın Olay Gazetesi/yazar Gülnaz Hasköy röportajı
M. İzler: Gülnaz Hasköy kimdir? Bize anlatır mısınız ?
G . Hasköy :1972 yılında Osmaniye-Düziçi ilçesinde doğdum. Evli ve iki çocuk annesiyim eşimin görevi itibariyle birçok şehirde yaşadım. Şuan ise Bartın da yaşıyorum.
M.İ:Yazmaya nasıl başladınız?
G.H : Yaşam sahnesinde sergilenen oyunlardan birini bana düşen rol hakkı ile devralmış olup, sahnenin gerisinde kalan gerçekleri kendi hayal gücüm ile sentezleyip küçük notlar ile kâğıda düşmesi sonucunda yazmaya başladım. Gördüklerim ve hayal dünyamın bana sunduğu tatlı bir uğraşı benim için yazmak. En başta küçük karalamalarla, not düşmelerle başlayan bir serüvendi ilk zamanlarda “öylesine” boş vakitleri doldurmak içindi lakin bir zaman geldi ki yazmadan duramaz oldum. İlk defa bir kâğıda not düşmem ve onu köşe-bucak saklamam dünyanın en önemli hazinesini saklıyormuş hissine kapılmama neden olmuştu. Belki o zamanlar benim bile tahmin edemediğim bir çizgi belirlenmişti yolum üzerinde.
M.İ :Yazarken nasıl bir ruh hali içinde bulunuyorsunuz?
G.H : Yazmayı çok seviyorum. Tuş tıkırtılarının yazarken yaydığı sesle birlikte etrafa dağılıyorum sanki. O an için konuyla bütünleşiyorum. Hayatın çetrefil oluşu ne yazık ki bazı durumlarda üzüyor insanları… İşte o konularda kendimi tamamen kaybolmuş hissediyorum. Olayın başkahramanı ile ağlıyorum, gülüyorum çoğu zaman. Elbette takıldığım yerlerde oluyor, o zaman “Ben ne yapardım?” diye düşünüyorum ama her düşünce sonrasında mutlaka devamı geliyor yazmanın. Yazarken bir hayli yoruluyorum. Bu yorgunluğumu Bartın’ın eşsiz doğa güzelliğini seyrederek atıyorum. İnsan bu doğa güzelliği içerisinde kayboluyor adeta. Gezinirken dinleniyorum ve taze fikirler geliyor aklıma.
M.İ : Peki, yazdıklarınızı defalarca okuyup-düzenler misiniz?
G. H : Bitirdiğim zaman defalarca okumuyorum öyle… İlk duygular ilk yansıyanlar güzelleştiriyor yazılanları, öyle düşünüyorum…
M.İ : Peki, kitap için atılan adımlar nelerdi? Nasıl başladı her şey?
G.H : Bir seneye yakın bir zamandır nette yayınlamaya başladım öykülerimi. İnsan en başta o kadar heyecanlı oluyor ki, yazdıklarınızın size yansımasını merak sancıları içinde bekliyorsunuz. Düşünün siz aklınızdan geçenleri veya hayal dünyanızın size verdiklerini beyaz sayfalara aktarıyorsunuz ve toplumun beğenisine sunuyorsunuz sonrasında. İlk etap da “Kim nasıl-ne düşünür?” diye aklınıza gelmiyor. Bu öyle bir şey ki, harflerle aranız iyi ise şayet satırlar gidişatı kendiliğinden belirliyor artık. Belli bir altyapı gerekiyor yazabilmek için. Örneğin çok okumak, bakış açınızın sınırlarını genişletebilmeniz gerekiyor. Olaylara yüzeysel değil de derinlemesine baktığınızda zaten kafanızda şekillenmeye başlıyor her şey. İlk zamanlar oldu-olmadı diye düşündüğüm bazen vazgeçme noktasına geldiğim ama asla kopamadığım bu tutkuyu unutmak yerine çalışmakla ilerletmeyi düşündüm ve öyle de yaptım. Ve bugün bir kitap çıktı ortaya… Kitabımın adı. “Satılık Ruhlar Mahzeni” Truva yayınevinden çıktı.
M.İ :Peki, yazarken nelere dikkat ediyorsunuz? Ne vermek istiyorsunuz okurlarınıza?
G.H : Yayınladığım hikâyeleri okuyan kitle gün geçtikçe büyümeye başladı. Genelde 17-60 yaş arasında ki tüm bireylere hitap etmesi, basit ve her insanın rahat bir şekilde anlayacağı kelimeleri özenle seçmeye gayret ediyorum ve sanırım bunda başarılı oldum. Başarılı oldum diyorum çünkü öyle yazıyorlar yorumlarına… Amacım, eski geleneksel duyguları yeniden yaşatmak… Okudukları süre içerisinde insanları hayal ortamına sürükleyip, kısa da olsa sorunlarından uzak kalmasını sağlamak, itiraf edilemeyen bazı cümleleri dile getirerek onları bir bakıma rahatlatmak… Özlem duydukları ama vakit bulamadıklarından dolayı arayamadıkları sevdiklerini aramasını sağlamak… Amacım, yazmak, okutmak, dinlendirmek…
M.İ : Yazarken ne tür zorluklarla karşılaştınız? Destek verenler var mıydı etrafınızda?
G.H : Elbette arada-sırada sorunlar çıkıyordu yazarken… En başta sosyal aktivitelerden uzak kalıyorsunuz. Çünkü bir amacınız var, kafanızda tasarladıklarınız ve aklınızı meşgul eden birçok düşünce var. Hal böyle olunca hedeflediğiniz işi bitirmek istiyorsunuz bir an önce, canınız çıkmak istemiyor bir yerlere… Destekçim, en büyük moral kaynağım. Her sözünün başında bana inandığını, mutlaka başaracağımı bildiğini tekrarlayan, beni sürekli motive eden bir eşim var. İki meleğim, kardeşlerim ve değer verdiğim birçok arkadaşım var. Her şeyden ziyade okurlarım var. İşte onların her biri “Muhteşem” insanlar. Çok seviyorum onları.
M.İ : Kitabınız ilk çıktığında neler hissettiniz?
G.H : Çok heyecanlandım, ağladım, güldüm. Karmakarışıktım anlayacağınız. Mutluluğumu anlatacak kelimeler yetersiz kalır…
M. İ : Bartın’ı nasıl buldunuz?
G. H : Biz yeşil severlerdeniz, bizim memleketimizde yeşildir. Buraya gelene kadar doğanın büyüleyici güzelliğinin esiri olduk. Yol boyunca uygun yerlerde durakladık ve bayıldık manzarasına. Zaten kitabın arka kapağında ki resimde Kurucaşile de çekilmişti. Bakar mısınız doğa tüm güzelliğini sergiliyor orada. Amasra, İnkum güzel yerler… Ben Türkiye’nin birçok ilinde bulundum. Ülkemizin her tarafı çok güzel ama Bartın çok daha farklı bir güzelliğe sahip, doğal, bozulmamış yeşil ortamı, yaylası, denizi ile aradığınız her ortamın sıcaklığını duyumsayabiliyorsunuz. Gürültüden ve hava kirliliğinden uzak şirin bir ilimiz. Ayrıca Bartın ırmağının şehrin ortasından geçmesi burayı daha da özel bir hale getiriyor. Çalışmalar neticesinde birkaç sene sonra Türkiye’nin Venedik’i olabilir Bartın. Bakın şu an şöyle bir düşündüm de canlanıverdi gözümde sağlı-sollu Bartın’ın şirin evleri ve tertemiz akan bir ırmak ve o ırmağın içinde gezintiye çıkan onlarca turist… Ben sevdim bu hayali siz? Kısaca burada olmak bir ayrıcalıktır.
M.İ Son olarak okurlara bir tavsiyeniz var mı? Çalışmalarınızın devamını da görebilecek miyiz?
G.H : Okumayı tavsiye ediyorum. Hem de bol bol okumayı. İnsan okudukça kendini geliştirir. Üretken olur. Aldığı bilgilerle hem kendini hem de çevresindeki insanları bilinçlendirir ve geliştirir. Eksiklerimizi tamamlamak için okumak şarttır. İnsan kendini sürekli geliştirdiği için kendine güveni artar. Güven eksikliği duymayan insan, işlerinde başarılı olur ve başarılı insanlar ülkenin geleceğini oluşturur. İlmin ve bilginin sonu yoktur. Yeter ki okuyalım.
Çalışmalarım elbette devam ediyor. Bence her şey yeni başladı… Devamı gelecek inşallah.
Röportaj : murat izler
SOLUKAL...
7/3/2009 ·
SEVGİLİ ADAYIM, SÖZ VER VE İMZALA…
Greenpeace destekli, www.solukal.org internet sitesi kömür santrali yapılması istenen il, ilçe ve belde belediye başkan adayların mail adreslerine ve cep telefonlarına mesaj atarak bir talepte bulundu.Kömürle çalışan santrallerin sakıncalarına dikkat çekilerek, bu konuda söz vermesini istedi.Adayların tercihini ve kömürle çalışan santrallere bakış açısını öğrenmek istedi.Bu mesaj Amasra ve Bartın’ da kantara çıkacak başkan adaylarına da gönderildi.Adayların bir kısmı sözleşmeyi imzalarken bir kısmı imzalamama ısrarını sürdürüyor.
Mesaj aynen şöyle;
“Sayın Başkan Adaylarımız,
Greenpeace’in www.solukal.org sitesinde isminizi gördük ve henüz bazı belediye başkan adaylarının“Güneş için Belediye Başkanları” girişimine katılmadığınızı gördük. Sizin çevremizi ve iklimimizi yıkıma uğratacak, hepimizin sağlığımızı tehdit edecek olan termik santral planlarına yaklaşımınızı gerçekten de merak ediyoruz. Bu santraller Türkiye’yi kirletirken siz seyirci mi kalacaksınız?
Biz, bu santrallerin toplumsal ve çevresel bedellerini pahalıya ödemek yerine Türkiye’de enerji tasarrufunun ve yenilenebilir enerjilerin geliştirilmesini talep ediyoruz. Bu talebimizi gerçekleştirebilecek kadar cesur belediye başkanları bizleri yönetmeyi hak ediyor.
Niyetinizi anlayabilmemiz ve oy verirken kararımızı belirleyebilmemiz için bu planlara lütfen artık sessiz kalmayın. İsminizin kara listeden çıkarılması için zaman kaybetmeden “Güneş için Belediye Başkanı” adayı olun. Türkiye Soluk Alsın.
Saygılarımızla,”
Kömürlü termik santraller küresel ısınmanın başlıca kaynağıdır. Düşünün ki, tüm dünyadaki enerji kaynaklı karbon salımlarının %41’ine tek başına kömür neden oluyor. Yani kömür santrallerinden kurtulmadıkça iklimi kurtarmamız imkansız.
Bu tabloya rağmen Türkiye’de 47 adet yeni kömür santrali projesine başlanıyor. Bu soluduğumuz havaya yaklaşık 115 milyon ton fazladan karbondioksitin karışması demek. Çoğunluğu ithal kömürle çalışacak bu santrallerin bazıları lisans almış durumda. Ülkemizin havasını, suyunu ve geleceğini korumak için bedelini çok ağır ödeyeceğimiz bu hataya seyirci kalmak istemiyoruz. Bazı Politikacılara rağmen, Bartın’ın temiz enerjiye ve enerji verimliliğine layık olduğunu göstermeliyiz.
Bu nedenle, 29 Mart’taki yerel seçimleri, etrafa zehir saçıp sağlığımızı ve çevremizi tehdit edecek 47 kömür santralinden kurtulmak için bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Türkiye’de oy vermekten daha fazlasını yapmaya gücü olan yurttaşlar olarak, bütün parti adaylarından sorumluluk almalarını ve seçilirlerse temiz enerjiyi tercih edeceklerine dair söz vermelerini istiyoruz. Adaylar suya sabuna dokunmayan sözler vermek yerine bizi kömürün dehşet verici kirliliğinden korumayı taahhüt etmelidir.
Greenpeace’e söz vererek ‘Güneş İçin Belediye Başkanları’ bildirgesini imzalamış adayları ve henüz imzalamayanları www.solukal.org sitesinden takip edebilirsiniz.
termik konusu artık bıktırdı...
5/3/2009 · Kategori: amasra
RAHAT BIRAKIN ARTIK…
Muhatap alan olursa bazı sorularım olacak…
1.Lisansa konu Elektrik üretim tesisinin inşaat öncesi dönemine ilişkin tesis tamamlanma süresinin uzatılması istemi ile LİSANS SÖZLEŞMESİnin tadil edilmesi talebinde bulundunuz mu? Kömürden sonra enerjide ek süre talebi bir alışkanlığın tezahürü müdür ?
Söz konusu talebiniz inşaat öncesi dönem için belirlenmiş olan tesis tamamlanma süresinin sona ermesinden sonra yapılmış olunması nedeniyle reddedilmiş olabilir mi?
Zaman kazanmak için “mucbir” sebep arayışlarınız devam edecek mi ?
2. EPK’nın kapasite artırımı için sizden , Şirket sermayesini asgari 219.009.000 (İkiyüzondokuzmilyon dokuzbin) TL’ye artırılmanızı, ayrıca 5.778..100 (beşmilyon yediyüzyetmişsekizbin yüz) TL tutarında ilave teminat mektubu istediği doğrumudur.?Bu yükümlülükleri yerine getirdiniz mi ?
3. 1/100.000 ölçekli üst plana göre şirketin Tarlaağzından başka bir yerde santral kurması istenirken, Hala Tarlaağzı’nda köylülere iş vaadi başta olmak üzere bir çok vaadlerde bulunarak topraklarına talip olduğunuzu söylediniz mi ? Sadece 2 aylık turizm sezonu için direnmelerinin gereksiz olduğunu söylediniz mi ? 70 yaşındaki amcaya iş vereceğinizi söylediniz mi ?
4. 654,5 MWm/640 MWe olan toplam kurulu gücünün 1116.748 MWm/1100 MWe, ye çıkartılmasını neden talep ettiniz ? Gücü artırmak yolu ile yönetmelik gereği inşaat süresinin uzamasını dolayısı ile zaman kazanmayı, böylece bölge halkının direncinin kırılmasının mümkün olacağını mı hesapladınız ?
Kapasite artırımı halinde üretilecek kömürün asla mevcut santrale yetmeyeceğini ve mutlaka ithal kömür gereksinimi doğacağını bilmiyor mu sunuz ?
Yerli kaynakları enerji üretiminde kullanacağım vaadi ile devletten bir sürü muafiyet kazandınız, eğer ithal kömür kullanırsanız bunun ETİK boyutunu nasıl açıklayacak sınız ?
5. Yerli kömür üretim maliyetinin 3oo dolar civarında, ithal kömürün ise 70 dolar civarında olduğu, dolayısı ile santralde kullanmak üzere “ithal edilen kömürün rödevans bedelini ödemek şartı ile santralde tümü ile ithal kömür kullanılacağı” iddialarına ne diyor sunuz ? Bunun için limanı olan Tarlaağzı ısrarınızı sürdürdüğünüz iddiaları doğrumu ?
6.Tarlaağzı yada Gömü köyünde yada civarında kül barajı yeri tespit ettiniz mi ? Etmedi iseniz her gün tonlarca külü denize mi vereceksiniz? Denize verilen küller dipe çökerek balık yuvalarını yok edecek mi ?
7.O dönemlerde maliyeti hemen hemen bedava olan, ama aradan geçen süre içinde lisans yönetmeliğinde yapılan 10’dan fazla değişiklik ile alınması zor , maliyetli ve devri imkansız hale gelen ,Elekrik üretim lisansını , gerçekten elektrik üretmek maksadı ile mi aldınız ? Yoksa günü geldiğinde ihtiyacı olan birine satarım düşüncesi ile mi aldınız? Bu fikrin babası CEO nuzla hala yollarınızı ayırmadınız mı ? Lisan sözleşmesinin iptali ile doğacak zararınızı, hazineye irat kaydedilecek teminatlarınızı kendisi mi tazmin edecek ?
8.Akışkan yataklı kazanlarda günde kaç ton alçı taşı kullanıldığını biliyor mu sunuz? Bunun için tedarikçinizi tespit ettiniz ve alım garantili anlaşma yaptınız mı? Bu hangi yol ile santrale ulaştırılacak?
Amasra gibi dünyanın doğal güzellik açısından en şanslı bölgesine hala“Termik santral yapacağım” diyen bir şirket var ise bu soruları cevaplaması gerekir. Bu soruları cevaplarsanız, Amasra’lılar adına , çocuklarımız adına ve Tarlaağzı köylüleri adına, başka sorularım olacak.
Eğer böyle bir niyet yoksa da, artık Tarlaağzı ve Gömü Köylülerinin rahat bırakılması ve onların kâbuslara gark edilmemesi gerekir.
Bu tür mücadeleleri hep halk kazanmıştır. Aksi henüz tarihe yazılmamıştır…
BARTIN LİMANI
1/3/2009 · Kategori: BARTIN
LİMANIBARTIN LİMANI İÇİN ÖNERİLER….
Kalkınma yarışında Bartın, coğrafyası gereği önemli avantajlara sahipken acaba bu şansı çok da yerinde değerlendirebiliyor mu?
Bu şansların en önemlisi Bartın limanıdır. Fakat Bartın limanı yapması gereken patlamayı bir türlü yapamamıştır. İç Anadolu’ya en yakın liman iken bazı nedenlerle Bartın için önemli bir gelir kaynağı olamamıştır.
Bunun için neler yapmalıyız, öncelikle sözleşmesinin bile imzalandığı söylenen demir yolu bağlantısını bir an önce bitirmeliyiz.Fakat planlanan demiryolu Adapazarı üzerinden , Karasu, Ereğli, Zonguldak limanlarına uğrayarak Bartın’a ulaşacak. Bartın limanından sevk edilmesi istenen yükün bahsedilen merkezlerdeki limanları tercih etmeyip , Bartın limanından sevk edileceğini beklemek iyimserlik olacaktır. Ayrıca Adapazarı Kocaeli iline çok daha yakın olup Kocaeli ilinde irili ufaklı tam 21 liman olduğunu hatırlatmak isterim.Yani İç Anadolu’dan gelecek ve Karadeniz deki limanlara gidecek navlun, büyük bir ihtimal ile Bartın limanına ulaşmadan demiryolu güzergahındaki başka bir liman dan sevk edilecek.
Bunun için tek yol kalıyor, çift yönlü karayolunun Hem Karabük , hemde Yeniçağa tarafından ivedilikle yapılmasıdır.
Ayrıca çağımızın taşıma yöntemi konterynercılıktır. Liman süratle konteyner taşımacılığına uygun hale getirilmelidir.Dünya artık yükü ambara dökme yerine adese teslim anlamına gelen konteyner usulu taşımacılığı tercih etmektedir.Bunun için antrepo denilen istifleme alanı (üstü kapalı veya açık) mutlaka gereklidir.Konteyner elleçlemeye uygun liman donatıları da gereklidir.
Bartın limanında Tır Parkı içinde uygun saha mevcuttur.
Bartın limanında Alargada(açıkta) bekleyen gemi görmek alışıldık manzaradır. Bu 2. bir yanaşma iskelesinin de gerekli olduğunun işaretidir. Deniz taşımacılığında taşınan yükün bozulma riski gibi unsurlar, zaman kavramını önemli kılıyor.
Irmak tarafına yapılacak, İkinci iskele Karadenizde dolaşımda olan nehir gemileri için uygun olacaktır.Zira Bartın’dan yüklenen yükün Volga ve Tuna gibi nehirler yolu ile Avrupa’nın içlerine kadar ulaşılabileğini düşünürsek, Bartın limanının bu anlamda tercih edilebilir bir liman olacağını tahmin etmek güç olmayacaktır.
Bunların ve diğer iyileştirmelerin süratle yapılması lazımdır.Zira Belediyelerin ve Özel idarelerin işlettiği limanların oranı % 10 lara kadar düşmüştür.Limanda rehabilite yapılmasa özelleştirilme riski başlar.Bu özlemi duyanları tahmin etmek güç değil.Bu dilin altındaki bakla olarak kalsın.Elin yabancısı Bartın Limanı pastasına talip olamasın.
Fiziki iyileştirmelerde yeterli değildir.Bartın limanı için, çağdaş kılavuzluk hizmetleri verebilen bir kılavuzlık teşkilatı ile liman içi operasyonları hızlı ve güvenli olarak yönetebilecek bir üst yönetim oluşturulmalıdır.Bu amaçla “Port Management and Operations” denilen eğitimler Ülkemizde ve dünyada verilmektedir.
Ayrıca limana gelen gemilerin atıklarının da ücret karşılığında alınarak bertaraf tesisine gönderilmesi konusuna önem verilmelidir.Bu hem çevre açısından, İnkum plajında kirlilik yaratılmaması, turizm potansiyelinin baltalanmaması açısından önemlidir Limanda ücreti karşılığında pis su, sintine, slaç, yağlı bezler ve plastik gibi çöplerin gemilerden alınarak Kocaali’de bulunan İzaydaş Bertaraf Tesisleri'ne gönderilmesi liman gelirlerini artıracaktır .
doğa ve başkanlar
14/2/2009 · Kategori: BARTIN
Çocuklarımız İçin En İyi Belediye Başkanı Hangisi?
Önümüzdeki günlerde öncülük ettiği kurs ile nasıl kuş gözlemleneceğini Bartınlılara öğretecek olan Doğa Derneği, yaklaşan yerel seçimlerde çocuklarımıza en iyi geleceği vaat eden, doğayı en iyi koruyacak belediye başkanını belirlermek için on maddelik bir soru liste si hazırlamış.
Doğa Derneği’nin en iyi belediye başkanı kriterleri hakkında açıklama yapan Başkan Güven Eken, “Susuzluğun ve diğer çevre sorunlarının Türkiye ve dünyada daha da önemli boyutlara ulaşacağı önümüzdeki beş yılda, seçeceğimiz belediye başkanının doğayla ilgili vizyonu büyük önem taşıyor. Çünkü belediye başkanları her gün biraz daha ısınan dünyamızda çocuklarımızın nasıl bir gelecekte yaşayacaklarını belirleyen kişiler arasıda yer alıyor. Mart ayındaki oy tercihimizi, yalnızca bugünü değil, çocuklarımızın geleceğini de düşünerek yapmalıyız. Bu değerlendirmeyi daha kolay yapabilmemiz için başkan adaylarında aramamız gereken on maddelik bir kriter listesi hazırladık” demiş.
Yerel seçimlerde oy verecek olan vatandaşların belediye başkan adaylarına çocukları adına aşağıdaki soruları sormasını talep ediliyor.
Bakalım Bartın Belediyesine talip olan ,başkan adayları doğa sınavını geçebilecekler mi ?
Haydi bizde soralım…
1. Doğal alanlar: Seçim bölgeleri içinde yer alan içme suyu havzalarını ve oksijen kaynağı olan doğal alanları nasıl koruyacaksınız? Yasadışı yapılaşma mücadele stratejiniz hazır mı?
2. Çöple mücadele: Seçim bölgelerinden çıkan çöpün geri dönüşümü için nasıl bir planınız var? Kağıt, plastik ve elektronik atık gibi doğaya ağır maliyeti olan maddeleri ekonomiye yeniden nasıl kazandıracaksınız?
3. İçme suyu: İçme suyunun kalitesini nasıl yükselteceksiniz? Başka havzaların suyunu taşımadan içme suyu sağlamak için projeleriniz neler?Mevcut su kaynaklarını hangi kanun ve bilinçle koruyacaksınız.
4. Doğa koruma alanları: İnsanların doğayla buluşması ve onu tanıması için nasıl bir vizyonunuz var? Bölgeniz yakınlarındaki önemli doğa alanlarında ziyaret alanları kurmayı düşünüyor musunuz?
5. Ekoturizm: Doğal ve kültürel kaynak değerlerinin eko-turizm yoluyla korunması ve bölge halkına gelir getirmesi için bir planınız var mı?
6. Sağlıklı beslenme: Sağlıklı organik ürünlerin tüketilmesi için bir vizyonunuz var mı? Bölge halkının kendi sebze meyvesini yetiştirebileceği küçük tarım alanları oluşturacak mısınız? Organik ürünlerin bölgenize daha kolay ulaşması için somut projeler (ekolojik pazarlar vb.) geliştirecek misiniz?
7. Enerji ve su tasarrufu: İnsanları enerji ve su tasarrufu konusunda nasıl teşvik edeceksiniz? Bu konuyla ilgili yerel kampanyalar planlıyor musunuz? Güneş enerjisi gibi doğa dostu enerji üretimi şekillerini yaygınlaştırmak için çalışacak mısınız? Park ve bahçelerde damla sulamaya geçecek ve az su tüketen yerli bahçe bitkilerini tercih edecek misiniz?
8. Biyolojik çeşitlilik: Bölgenizde yaşayan doğal canlı türlerinin korunması ve tanınması için ne gibi çalışmalar yapacaksınız? Çocukların doğadaki canlıları tanımaları için ne gibi imkanlar sağlayacaksınız?
9. Sokak hayvanları: Sokak hayvanlarının korunması için nasıl bir çalışmanız var? Hayvan barınaklarını ıslah edip iyileştirecek misiniz ?
10. Kültürel miras: Geleneksel mimarinin korunması ve doğa dostu yapılaşma biçiminin yaygınlaşması için bir hedefiniz var mı? Bölgenizdeki tarihi eserler için planlarınız neler?
Haydi bakalım, bozulmamış bir dünya bırakmamızı bekleyen çocuklar soruyor…Bu soruları MEGA PROJELERden (!) fırsat bulursanız yanıtlayın bi zahmet…
« Önceki :: Sonraki »
Son Yazılarım
- çam ağacı meselesi...
- Adına Proje Dedikleri...
- okul kültürü..
- her yer Samsun , hergün 19 Mayıs
- kent plancıları be belediyecilik
- röp.............
- SOLUKAL...
- termik konusu artık bıktırdı...
- BARTIN LİMANI
- doğa ve başkanlar
