İZLİyorum

işte gazetecilik sorumluluğu

24/10/2009 · Kategori: gazetecilik

İDE…

Her gün öğleye kadar tüm yerel basını okumuş olurum.

Size bahsedeceğim yazıyı okuyana kadar, itiraf edeyim, yerel basında yazarlar arasında, hep “ben birim, diğerleri sıfır” diye düşünürdüm.

Fakat bu hafta sonu okuduğum bir köşe  yazısı benim gibi kendini beğenmişe bile yerel basında “vay be, böylesi de varmış …” dedirtti.

Bunu dedirten ise yazının “ide”si idi. İdesi bu kadar güçlü bir yazı epeydir okumamıştım.

İde nedir derseniz eğer; ide,  duyularla değil yalnızca ruhsal (manevi) olarak algılanabilen asıl gerçeklik, düşünce, fikir… düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstün nitelikleri kendinde toplayan olgu, diye açıklanabilir.

Eşanlamda kullanılan ideali ise; ülkü, erek, gaye, amaç, mükemmel şey, kusursuz örnek, beklenen, istenen olarak yazıyor sözlükler…

Evet yazan kişi beklenen ve isteneni yazmış…Amaç , gaye erek bu olmalı demiş…

Başarabiliriz demiş…

Basındaki en sert rekabet bile buna engel değil demiş…

Yeri geldiğinde, kentin herhangi bir sorunu söz konusu olduğunda ortak manşetlerle çıkabilmeliyiz , diye yazmış…

“Bartın’ın sorunlarını Ankara böylece daha kolay duyar ,

 Bartın’ın bu birlikteliği sağlaması geldiğim yerden daha kolay”… demiş.

Benim gazetem bölgenin sorunlarına çözüm konusunda işbirliğine her türlü işbirliğine açık diyerek, adeta çağrı yapmış…

Bana göre bu çağrı sorumluluk bilinci kadar, bir özgüven belirtisi aynı zamanda…Tebrik ederim.

“Gelin hep birlikte Bartın’a demiryolu yapılması konusunda el birliğiyle çalışalım.”

“Gelin hep birlikte teşvikin uzatılması konusunda manşetler atalım.”

“Üniversitenin büyümesi, yeni bölümlerin açılması için ne gerekiyorsa yapalım” demiş…

Başka bir kentteki Gazeteci dernek/ cemiyetlerinin el attığı sorunların gündemi oluşturup, çözüm bulunmasındaki katkılarını örnek göstermiş…

Eğer, üzerine alırlarsa , bizim buradaki oluşumlara ince de mesaj göndermiş.

Geç kalınmadığını…

Bartın’daki gazetecilerin hiçbir eksiği olmadığını…

Hem de herkesin anlayacağı şekilde; “ Bir elin nesi var, iki elin sesi var “ diyerek anlatmış.

Evet, 3-5 yıldır, böyle bir idealin altını çizen, yada çağrıyı yapan birine rastlamadığımız için şaşırmadım da değil hani…

Sürekli kavga ve çatışmanın, üstelik kamu yararının göz ardı edilerek, en seviyesiz şekilde basında yer almasını nasıl da kanıksamıştık…

Yerel basından beklentilerimizi ne kadar da limitlemiştik…

Şimdi bir umut doğdu… Bakalım alışkanlıklar terk edilecek, rekabeti de elden bırakmadan kentin ortak menfaatleri çevresinde buluşulana bilecek mi ?

Reklamını yapmayalım ama, okuyucuya da ipucu verelim, bu çağrıyı yapan kişi ve gazete hakkında…

Yön gösteren (!) bu gazetenin aynı zamanda sahibi de olan yazarımız Atatürk’ün babasının adını taşıyor. Hiç tanımam, göz göze bile gelmedik ama Efendiliği (!) de satır aralarından anlaşılıyor.

Soy adı ise güzellikleri sabırla ören bir aletin adı.

Bu güzellikleri ören üç harfli alet aynı zamanda batar da…

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

her yer Samsun , hergün 19 Mayıs

14/5/2009 · Kategori: gazetecilik


NEDEN BU HALDEYİZ ?

 

Herşey, “soruyu sormak”la başlar…

Sorulmamış soruların cevapları, istediğiniz kadar çaba gösterin, adresine ulaşmaz...

Çünkü insanın beyni, ancak kendi ürettiği sorularının cevapları ile doğrudan ilgilidir.

Sorulmamış soruların cevapları, buza yazılmış yazı gibidir… Silinir gider.

 kendi dikensiz gül bahçemizin duvarları içinde, Dünya’ya, ülkemizin sorunlarına ve çağımızın gerçeklerine sırtımızı dönerek yaşayamayız…

 

Özgürlüğün, hukuk devletinin ve cumhuriyetin diğer kazanımlarının bedeli vardır… Bizler, sözünü ettiğimiz bu değerlere, karşılığında çok az şey ödeyerek kavuştuk. Belki de bu yüzden gerçek kıymetlerini yeteri kadar bilmiyoruz; algılamıyoruz…

Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarının sürdürdükleri o amansız mücadelenin mirasına hiçbir şey ödemeden ortak olduk… Belki de içinde yaşanılan dönemin sancıları ve çekilen çileleri, işte bu bedelin gecikmiş ödemesi ile ilgilidir…

Ve belki de bizler, böylelikle bedelini ödediğimiz değerlerin kıymetini o zaman çok daha iyi anlayacağız… Ve hak edeceğiz!..

Demokrasi, bağımsızlık, hukuk devleti, aydınlanma düşüncesi …

Bütün bunları biz, yaşamımızın daha en başında, hazır bulduk ve onları maalesef biraz da hor kullandık…

Gerçek değerlerini, anlamlarını idrak edemedik.

Bu değerlerin öz ve esasını oluşturan kültür mirasının büyüklüğünü ve derinliğini yeteri ölçüde kavrayamadık.

Ve belki de bunun için yeteri kadar savunamadık onları…

Belki de onun için içine düştük şimdiki durumun….

Belki de… 

 Bu yüzden yeteri kadar savunamadık vatanımızı…

Ve yine belki de, İstiklal Savaşımızın, bir Türk-Yunan savaşı olmayıp, bütün Dünya’nın mazlum milletlerine örnek, bir BAĞIMSIZLIK SAVAŞI olduğu gerçeğini anlayamadığımız için geliyor başımıza bütün bunlar…

İşte sorumuz..Günün sorusu….

Çare ne ?

Çare milli…gidilecek yol; Samsun,Amasya , Erzurum üzerinden Ankara….

Aslında her yer Samsun, her gün 19 Mayıs olmalı….

 

 

 

 

 

 

Bizim kuşak ve alacakaranlık kuşağı

 

Bizim kuşak doğduğunda,

Öğrenciler, Bu ülkenin parasız okullarında okuyor, Devlet katkısı ile yürüyen çarkının içinde yoğruluyordu.

Üniversiteler o zamanlar birer ticarethane değildi…

Hastaneleri holdingler yönetmiyordu.

Basın, kamu hizmeti için vardı…

Yerli Malı haftaları oluşturuyordu, bilincimizdeki yurtsever çizgiyi…

Derken, 27 Mayıs’ın getirdiği “gerçek” ikinci Cumhuriyeti yaşandı…

1961 Anayasası daha yeni kabul edilmişti,

Dostumuzu düşmanımızı, kapitalizmi ve onun “son aşamasını” yeni yeni öğreniyorduk…

Öğrendikçe daha deli atıyordu damarlarımızdaki kan… Daha bir içtenlik kaplıyordu yüreğimizi…

Önümüzde tek seçenek vardı, tek ideal vardı…

Oda,    Vatan sevgisi…Ve ayrılmaz parçası       Halk sevgisi…

O zamanlar,

Ve en yüce değer emekti!...

 Zaten Önemli olan da kamu çıkarları idi...

Bireyler, mutluluğu, halka rağmen geliştirilen servetlerle değil ; her alanda  müştereken oluşturulacak toplumsal gelişmede görürdü.

Sağlıklı bireylerin yetişebilmesi için gerekli olan tek şey,  katılımcı ve kamusal çıkarı öne alan, bencillikten uzak bir dünya görüşüydü…

Bu gün ise bu dünya görüşünü savunanlara dinazor diyorlar!..

İşte bu yüzden, günümüzün  “yükselen değerleri” ile yetişmiş kuşaklar, bizim, yaşadığınız topluma kendinizi neden borçlu hissetmenizi anlayamazlar…

Çünkü, okulumuzda yanan sobadaki odunun bedeli bize göre günü geldiğinde devlete –millete ödenmeli idi…Bize göre “Bu bir borç” idi.

Yeni kuşaklar bunun niçin, halka ödenmesi gereken  bir borç olduğunu düşündüğünüzü kavrayamazlar!..

Çünkü bu günkü kuşaklar, Cumhuriyet  kültürü ile değil; emperyalizmin kültürel saldırısı altında yetiştiler…

Çünkü bu kuşaklardan oluşan toplum, Atatürk’ü  sadece resmi nutuk edebiyatıyla tanıdı… Amerikan 6. Filosu’na karşı göğsünü siper etmedi…”Annelere kreş, çocuklara süt” diye mücadele etmedi.

Ve de en önemlisi… Yerli Malı Haftaları içinden geçmedi; o kültürü tatmadı; bir ülke, bir millet olmanın değerini anlamadı…

Ve vatan denen şeyin, varlığımızın temeli olduğunu hiçbir zaman düşünemedi… Anlayamadı…

Kavrayamadı!

Çünkü yerli mal kalmadı.

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

röp.............

15/3/2009 · Kategori: gazetecilik

Bartın Olay Gazetesi/yazar Gülnaz Hasköy  röportajı

M. İzler:     Gülnaz Hasköy kimdir? Bize anlatır mısınız ?

G . Hasköy :1972 yılında Osmaniye-Düziçi ilçesinde doğdum. Evli ve iki çocuk annesiyim eşimin görevi itibariyle birçok şehirde yaşadım. Şuan ise Bartın da yaşıyorum.

M.İ:Yazmaya nasıl başladınız?

G.H  : Yaşam sahnesinde sergilenen oyunlardan birini bana düşen rol hakkı ile devralmış olup, sahnenin gerisinde kalan gerçekleri kendi hayal gücüm ile sentezleyip küçük notlar ile kâğıda düşmesi sonucunda yazmaya başladım. Gördüklerim ve hayal dünyamın bana sunduğu tatlı bir uğraşı benim için yazmak. En başta küçük karalamalarla, not düşmelerle başlayan bir serüvendi ilk zamanlarda  “öylesine” boş vakitleri doldurmak içindi lakin bir zaman geldi ki yazmadan duramaz oldum. İlk defa bir kâğıda not düşmem ve onu köşe-bucak saklamam dünyanın en önemli hazinesini saklıyormuş hissine kapılmama neden olmuştu. Belki o zamanlar benim bile tahmin edemediğim bir çizgi belirlenmişti yolum üzerinde.

            M.İ  :Yazarken nasıl bir ruh hali içinde bulunuyorsunuz?

G.H   : Yazmayı çok seviyorum. Tuş tıkırtılarının yazarken yaydığı sesle birlikte etrafa dağılıyorum sanki. O an için konuyla bütünleşiyorum. Hayatın çetrefil oluşu ne yazık ki bazı durumlarda üzüyor insanları… İşte o konularda kendimi tamamen kaybolmuş hissediyorum. Olayın başkahramanı ile ağlıyorum, gülüyorum çoğu zaman. Elbette takıldığım yerlerde oluyor, o zaman “Ben ne yapardım?” diye düşünüyorum ama her düşünce sonrasında mutlaka devamı geliyor yazmanın. Yazarken bir hayli yoruluyorum. Bu yorgunluğumu Bartın’ın eşsiz doğa güzelliğini seyrederek atıyorum. İnsan bu doğa güzelliği içerisinde kayboluyor adeta. Gezinirken dinleniyorum ve taze fikirler geliyor aklıma.

   M.İ   : Peki, yazdıklarınızı defalarca okuyup-düzenler misiniz?

G. H   :   Bitirdiğim zaman defalarca okumuyorum öyle… İlk duygular ilk yansıyanlar güzelleştiriyor yazılanları, öyle düşünüyorum…

 M.İ  :  Peki, kitap için atılan adımlar nelerdi? Nasıl başladı her şey?

G.H  :  Bir seneye yakın bir zamandır nette yayınlamaya başladım öykülerimi. İnsan en başta o kadar heyecanlı oluyor ki, yazdıklarınızın size yansımasını merak sancıları içinde bekliyorsunuz. Düşünün siz aklınızdan geçenleri veya hayal dünyanızın size verdiklerini beyaz sayfalara aktarıyorsunuz ve toplumun beğenisine sunuyorsunuz sonrasında. İlk etap da “Kim nasıl-ne düşünür?” diye aklınıza gelmiyor. Bu öyle bir şey ki, harflerle aranız iyi ise şayet satırlar gidişatı kendiliğinden belirliyor artık. Belli bir altyapı gerekiyor yazabilmek için. Örneğin çok okumak, bakış açınızın sınırlarını genişletebilmeniz gerekiyor. Olaylara yüzeysel değil de derinlemesine baktığınızda zaten kafanızda şekillenmeye başlıyor her şey. İlk zamanlar oldu-olmadı diye düşündüğüm bazen vazgeçme noktasına geldiğim ama asla kopamadığım bu tutkuyu unutmak yerine çalışmakla ilerletmeyi düşündüm ve öyle de yaptım. Ve bugün bir kitap çıktı ortaya… Kitabımın adı.  “Satılık Ruhlar Mahzeni”  Truva yayınevinden çıktı.

 M.İ   :Peki, yazarken nelere dikkat ediyorsunuz? Ne vermek istiyorsunuz okurlarınıza?

G.H  : Yayınladığım hikâyeleri okuyan kitle gün geçtikçe büyümeye başladı. Genelde 17-60 yaş arasında ki tüm bireylere hitap etmesi, basit ve her insanın rahat bir şekilde anlayacağı kelimeleri özenle seçmeye gayret ediyorum ve sanırım bunda başarılı oldum. Başarılı oldum diyorum çünkü öyle yazıyorlar yorumlarına… Amacım, eski geleneksel duyguları yeniden yaşatmak… Okudukları süre içerisinde insanları hayal ortamına sürükleyip, kısa da olsa sorunlarından uzak kalmasını sağlamak, itiraf edilemeyen bazı cümleleri dile getirerek onları bir bakıma rahatlatmak… Özlem duydukları ama vakit bulamadıklarından dolayı arayamadıkları sevdiklerini aramasını sağlamak… Amacım, yazmak, okutmak, dinlendirmek…

M.İ :  Yazarken ne tür zorluklarla karşılaştınız? Destek verenler var mıydı etrafınızda?

 G.H  : Elbette arada-sırada sorunlar çıkıyordu yazarken… En başta sosyal aktivitelerden uzak kalıyorsunuz. Çünkü bir amacınız var, kafanızda tasarladıklarınız ve aklınızı meşgul eden birçok düşünce var. Hal böyle olunca hedeflediğiniz işi bitirmek istiyorsunuz bir an önce, canınız çıkmak istemiyor bir yerlere… Destekçim, en büyük moral kaynağım. Her sözünün başında bana inandığını, mutlaka başaracağımı bildiğini tekrarlayan, beni sürekli motive eden bir eşim var. İki meleğim, kardeşlerim ve değer verdiğim birçok arkadaşım var. Her şeyden ziyade okurlarım var. İşte onların her biri “Muhteşem” insanlar. Çok seviyorum onları.

 M.İ : Kitabınız ilk çıktığında neler hissettiniz?

 G.H  :  Çok heyecanlandım, ağladım, güldüm. Karmakarışıktım anlayacağınız. Mutluluğumu anlatacak kelimeler yetersiz kalır…

M. İ  : Bartın’ı nasıl buldunuz?

  G. H : Biz yeşil severlerdeniz,  bizim memleketimizde yeşildir. Buraya gelene kadar doğanın büyüleyici güzelliğinin esiri olduk. Yol boyunca uygun yerlerde durakladık ve bayıldık manzarasına. Zaten kitabın arka kapağında ki resimde Kurucaşile de çekilmişti. Bakar mısınız doğa tüm güzelliğini sergiliyor orada. Amasra, İnkum güzel yerler… Ben Türkiye’nin birçok ilinde bulundum. Ülkemizin her tarafı çok güzel ama Bartın çok daha farklı bir güzelliğe sahip, doğal, bozulmamış yeşil ortamı, yaylası, denizi ile aradığınız her ortamın sıcaklığını duyumsayabiliyorsunuz. Gürültüden ve hava kirliliğinden uzak şirin bir ilimiz. Ayrıca Bartın ırmağının şehrin ortasından geçmesi burayı daha da özel bir hale getiriyor. Çalışmalar neticesinde birkaç sene sonra Türkiye’nin Venedik’i olabilir Bartın. Bakın şu an şöyle bir düşündüm de canlanıverdi gözümde sağlı-sollu Bartın’ın şirin evleri ve tertemiz akan bir ırmak ve o ırmağın içinde gezintiye çıkan onlarca turist… Ben sevdim bu hayali siz? Kısaca burada olmak bir ayrıcalıktır.

M.İ Son olarak okurlara  bir tavsiyeniz var mı? Çalışmalarınızın devamını da görebilecek miyiz?

G.H  : Okumayı tavsiye ediyorum. Hem de bol bol okumayı. İnsan okudukça kendini geliştirir. Üretken olur. Aldığı bilgilerle hem kendini hem de çevresindeki insanları bilinçlendirir ve geliştirir. Eksiklerimizi tamamlamak için okumak şarttır. İnsan kendini sürekli geliştirdiği için kendine güveni artar. Güven eksikliği duymayan insan, işlerinde başarılı olur ve başarılı insanlar ülkenin geleceğini oluşturur. İlmin ve bilginin sonu yoktur. Yeter ki okuyalım.

Çalışmalarım elbette devam ediyor. Bence her şey yeni başladı… Devamı gelecek inşallah.

 

Röportaj : murat izler

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

bartın üzerine düşünceler...

15/1/2009 · Kategori: gazetecilik





Öğretilmiş çaresizlikler üzerine….

(Bartın için , iyi , güzel şeyler üzerine, düşün üreten insanlar var, bizim görevimiz onların düşüncelerini sizlere ulaştırabilmek oluyor çoğu zaman…İşte bu dostlarımızdan birisi bakın neler diyor ?...)

“Bu günlerde toplum olarak öyle bir süreçten geçiyoruz ki,her yerde her alanda toplum bilimciler için  üniversitelerde bitirme tezi olacak  olaylara şahit olabiliyoruz.

Bartın’ımızdan örnek vermek gerekirse; Kavşak suyu meselesi, Boğazdaki heyelan tehlikesi, Yerel seçim hazırlıkları vs.vs. sayın sayabildiğiniz kadar.Bu yaklaşımı ülkemiz içinde genellemek mümkün ama en iyisi biz önce evvelimiz ve ahiretimiz olan kentimizden başlayalım.

Şimdi burada duralım ve bir tespit yapalım; bize anlatılmak istenilenleri anlayabiliyor muyuz ?

Tespitimiz şu “İletişim çağındayız her türlü bilgiye belgeye kısa sürede ulaşabiliyoruz. İlgi duyduğumuz her konunun sınırlarını çizmek tamamen bizim elimizde. Bu aşamada İnternet, uydu yayınları,yazılı basın,medya kısacası her konu bizlere kaynak olabiliyor.O zaman sorun nerede? Sorun ,birileri bizlere bir şeyler veriyor, vermeğe gayret ediyor.Ama mesele verilenlerden daha çok bizim ne kadar alabildiğimiz noktasında düğümleniyor.İl olarak okuma yazma oranımız yüksek, okullaşma oranımız yüksek ama anlama ve algılama üzerine ilimizde yapılan bir araştırma olmadığından dolayı bu konuda resmi bir yaklaşımda bulunma imkanımız şimdilik yok gibi görünüyor.

Her konuda, birileri bilgisine birikimine ve değerlerine bakmadan ortaya  çıkıveriyor,zor görevlere talip olabiliyor.Bu durumda bilgi sahibi birikim sahibi insanlarımızda ortaya çıkan bu tabloyu sadece izlemekle kalıyor.Ülkesine ,kentine, kendine geleceğine sahip çıkmaktan yön vermekten imtina ediyor.Yani öğretilmişlik çaresizlik ile baş başa kalıyor.

Aslında ;doğru teşhisi koyabildikten sonra tedavisi de o kadar  kolay olabiliyor.

Önce sorunun taraflarının haklı yada haksız oldukları yönleri bir bir ayrıştırsak,

sorunun yaratacağı gerçek mağdurları doğru tespit edebilsek,sorunun resmini çekerken  sorunun bilinenlerinden ziyade soruna aktör(Resim çektirenler) olanları görebilsek, bundan sonra tarafları tavır almadan anlamaya çalışsak ve en sonunda da mutlak destek konusunda bir kez daha düşünsek   inanın  hep beraber bu hastalığa çare olabiliriz diye düşünüyorum.

Gelin hep beraber “Bartın Düşünce Derneği”ni kuralım.İlkeli,araştırmayı ,projeyi, etüdü, fizibileteyi,fiziki gerçekleşmeyi,nakdi gerçekleşmeyi bilen gönüllüler olarak bir araya  gelelim.Hadi gelin bu yapılanmayı birde ilimizin seçilmişlerini ve atanmışlarını denetleyecek bir üst kurul ile pekiştirelim.Projelerimizi tespitlerimizi halkımızla paylaşalım.Bakın bakalım Bartınımız nasıl oluyor?

Sonuç;Öğretilmiş çaresizlik kronik değildir.”

Evet gördüğünüz gibi, düşünce havuzuna atılanlar birikiyor.

Seçilmiş ve atanmışları İzleme komitesi fikri nasıl…? Bir ipucu verelim. Bunun alt yapısı hazırlanıyor..İzleme ve değerlendirme kriterleri ve hangi paremetrelerin dikkate alınacağı üzerinde çalışmalar yapılıyor.Bu konuda “bende katkıda bulunmak istiyorum, istatistik bilimini biliyorum, siyasal bilimler veya kamu yönetimi eğitimi aldım,  yada vatandaş gözüyüm, doğru açıdan bakarım” diyen varsa,” bu oluşumun içinde yer almak istiyorum” diyen  varsa, mail yada telefon marifeti ile bizimle irtibata geçebilir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

seçim var...

28/11/2008 · Kategori: gazetecilik



ADAY DEĞERLENDİRME KILAVUZU (ADK)

Seçim dönemine giriyoruz. Seçim takvimi başladı. Bu süreçte adaylar belirlenecek, bu adaylar tanınacak tanıtılacak. Ben de, hatalı seçimler de bulunmayın, bir dört yıl daha kaybetmeyin, saçınızı başınızı yonmayın diye sizlere adayların tanıtımı sırasında kullanılan, terminolojideki tanımların aslında ne anlama geldiğini anlatan bir kılavuz hazırladım.

Örneğin, Sazan gibi her şeye atlayan, her konuda bilse de bilmese de bir şeyler söyleme arzusu duyan, saf adaylar motivasyonu yüksek olarak tanıtılır.

Geleceği bakanı” diye presente ediliyorsa, yukarılarda arkası, dayısı var demeğe getirilir.

Etkili sunum yeteneği var deniliyorsa vasatın biraz üstünde yakışıklı aday anlaşılmalıdır.

Beden dilini,  kullanabilen jest ve mimikleri güçlü aday deniyorsa eğer, kaşı gözü oynayan sakat kişilikli aday tarif ediliyor demektir.

Mükemmel sezgiye sahip deniliyorsa, adayımız, Ne zaman ortadan yok olması gerektiğini ve ne zaman ortaya çıkması gerektiği konusunda uzman demektir.

Problem çözme yeteneği olan adaydan kasıt Havuz problemleri çözerek büyümüş olduğudur. Bu tip adaylar sürekli çözülecek bir problem ararlar. Aman bunlara özellikle dikkat edelim, bunlar problem çözebiliyorsa, demek ki problem de çıkartabilir, dikkatle izlenmelidir.

Takım çalışmasına yatkın deyimi ise kendi becerisi ile bir şeyi doğrultamayan, lakin kalabalığın arasında kaynamayı becerebilen ve bu hali ile bile is yapıyor imajı çizebilen, bu intibahı verebilen adaylar için söylenir.

Bir aday, Kriz yönetimini bilen diye lanse ediliyorsa, Dünya yansa umurunda olmayan rahat kişilikte, gevşeklikte ve lakaytlıkta sınır tanımayan relax aday tarif ediliyordur.

Zamanı iyi kullanan aday deyimi ise Kimsenin ruhu bile duymadan, mesai saatleri içinde kahve içip fal baktıran, internette gezip oyun oynayan, telefon geyiklerine fırsat yaratabilen adaylar için kullanılır Birde saat 6 oldu mu bir dakika bile durmadan makamından çıkan giden bu tipler için üretilmiş deyimdir.

Değişime açık demek ise, Adı üstünde ortamın rengine uyar demek. Ya da değişirse şaşırmayın uyarısı yapılıyordur peşin pesin…

Mesela, Ekibindekilere Ara gazı verip ikna edebilen adaylar için Koç'luk yapabilir derler.

Etkili ikna becerilerine sahip aday da, insanların Ağızlarından girip burunlarından çıkmak suretiyle, seçmeni kandırmayı başarabilen aday modelidir.

İnsan odaklı aday dendiğinde ben, Başkalarına karşı diğer insanlarla ittifak yapan bilen diye yorumluyorum.

Uyumlu aday lafını duyduğunuzda Suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan sataşmalara ve eleştirilere 20 sene cevap vermeden durabilen aday gelmelidir.

Dışa dönük diye övülen aday, Makamında bulmanın, ulaşmanın zor olduğu, Sürekli  şehir dışında, hatta yurt dışında bulunan, dert anlatması zor olan aday demektir. Dikkat…

İyi iletişim becerilerine sahip ise ,insanları kolay kafaya alabiliyor olması gizlenmeye çalışılıyor demektir

Aday, Şimdiye kadar önemli bir hata yapmadıysa, Üstün niteliklere sahip denir.

İyi içiciye de sosyal hayatı güçlü denir.

****

Eveeeet, anlaşılacağı üzere biz siyaset yapmayı beceremeyeceğiz, bari mizahını yapalım dedik. Muhtemel adaylar henüz belirlenmeden bizde adayları ve seçmeni gülümsetmeyi amaçlayan, şaka amaçlı yazımızı yazdık.

Farz edelim Başlığımız ADAM DEĞERLENDİRME KILAVUZU iken, tipo grafik hata sonucu ADAY DEĞERLENDİRME KILAVUZU yazılmış olsun…

İnşallah yerel seçimler sonunda da gülen biz oluruz.

Hoşça kalın.

Murat İZLER.

 


 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

bilgi...belge...döküman

21/10/2008 · Kategori: gazetecilik


BİLGİ EDİNME ŞEYİ….

Görülen lüzum üstüne , 4892 sayılı Bilgi Edinme Şeyi üzerinde birazcık ahkam kesmek istiyorum.

Bu şeyin amacı demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas ve usulleri düzenlemektir

Bu şeyin  4. Maddesine göre , Her kişi bilgi edinme hakkına sahiptir. Gerçek kişi tüzel kişi fark etmez.

Bu şeyin 5. maddesine göre, Kurum ve kuruluşlar,  istisnalar dışındaki her türlü bilgi veya belgeyi başvuranların yararlanmasına sunmak ve bilgi edinme başvurularını etkin, süratli ve doğru sonuçlandırmak üzere, gerekli idarî ve teknik tedbirleri almakla yükümlüdürler.

 

Hem süratli, hem de doğru…

Ancak Bir de 7. madde var ki, bu Maddeye göre de kurum ve kuruluşlar bu bilgi bizde yok demektedirler. Çoğu zaman da bilgi ve belgeyi kendini zor duruma düşüreceğinden veya  erkin talimatı ile vermek istemeyen kurum amirleri bu maddeye sığınır.

 Yada “Bu istediğiniz bilgi özel bir çalışma, araştırma, inceleme yada analiz gerektiriyor” deyip, bilgi isteyene olumsuz cevap verilir. Halbuki söz konusu araştırma , inceleme ve analizi yapmamış olmak konusu ve görevi icabı kurumun zaten büyük eksikliğidir, ayıbıdır. Fakat ne gam, zaten amaç bilgiyi kasten vermemektir.

Bu günümüzde de başvurulan eski bir Kızılderili numarasıdır.

Bunu farazi de olsa örneklemeye çalışalım. Varsayım yolu ile yani…

Mesela… örneğin… farzı misal…

“ Şehrinizde elmas(!) madeni arayan bir şirket ağaç katliamı yapıyor olsun. Sizde toplum gönüllüsü bir çevreci olun ve ilgili işletmeye kesilen ağaçların damgalı olup olmadığı bilgisini sorun.

Gelen cevap “ Bu bilgi bizde olmadığından sizi bilgilendiremiyoruz” olsun.

Pes yani…Bu bilgi sizde olmayacakta , Şehit ve  Gaziler Derneğinde mi olacak ? Bu sizin eksikliğiniz değil mi ? Gafa bakar mısınız?

 Başka bir örnek dramatize etmeye çalışalım… Varsayalım …

Şöyle ki “ Yaşadığınız şehrin için den nazlı nazlı akan, şehrin tarihine, kültürüne damgasını vurmuş bir nehir olsun. Fakat bu nehir endüstriyel atıklardan veya başka nedenlerle  sürekli Köpürsün. Sizde bu şehirde Çevreyi ve doğal varlıkları kullanma ve koruma dengesini kurmaya çalışan bir ihtisas Meclisi olunuz ve ilgili kuruma Kirlenmenin kaynağını bilgilenme ve kirlenmeye karşı duruş geliştirme adına sorunuz”

Gelen cevap ta” Kirlenmenin kaynağı belli değil…Hem meclis olarak sizin işleviniz nedir ? Zaten kirlenmenin kaynağını bulmak için çalışmamız, araştırmamız lazım. Bilgi milgi vermiyoruz….” diye bir fırça mesajı alın…

Hem Trajik, hem komik olmaz mı?

Üstelik, Bu faraziyede Çevre meclisine “meclisin işlevi nedir, ne iş yapar” diyen kurum amiri,  kendisi çevre meclisinin bir  üyesi olsun.

O zaman tek çareniz kalıyor. Mahkemeye başvurmak yada itirazını Bilgi Edinme Değerlendirme Kuruluna yapmak. Seve seve bilgi yada belgeyi vermeyenlerden paşa paşa almak. Çok şükür ki 4892 sayılı şey var…

Israrla “şey”e kanun demiyorum dikkat etti iseniz. Çünkü kanunlara muhalefet etmenin yaptırımı vardır.

Bu Kanunun uygulanmasında(29. madde gereği ), ihmali, kusuru veya kastı bulunan memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında,  ceza kovuşturması yapıldığını siz gördünüz, duydunuz mu ?

Bu da böyle bi şey …Kanun diyesim gelmiyor.Zira kanunlar  ciddiye alınır, ciddiyetle uygulanır.

Haybeden, bir kanun işte, uygulayanı uygulatanı olmayan bir şey…

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İLKESİZLİKTE TAVAN BÖYLE YAPILIR.

14/10/2008 · Kategori: gazetecilik


REKOR PEŞİNDE…

 

Basın meslek ilkeleri 16 maddeden ibarettir.

Bunlar etik kurallardır.

Aynı zamanda bu kuralların ihlali,  yasa  gereği cezai müeyideyi gerektirir.

Peki bir gazeteci, sadece bir haber yaparak, bu 16 maddenin kaçını bir batında ihlal edebilir dersiniz.

 Bu konuda rekor kimde sizce… Biz de...

Gelin önümüze bir haber alalım, beraber sayalım, bir habere kaç “ilkesizlik” sığdırılmış.

  1. 1. Habere konu olan Kişi sosyal düzeyi nedeni ile aşağılanmış. (Basın Mes. İlkeleri Madde 1 )
  2.  2.Toplumun Genel ahlak duyguları incitilmiş.(Madde 2 )
  3. 3.Kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilmiş. (Madde 3 )
  4. 4.Kişileri ve kuruluşları eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan ve iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilmiş (Madde 4)

. 

5. Kişilerin özel yaşamı, kamu çıkarları gerektirmediği  halde , yayın konusu olmuş (Madde 5 ) 

 6. Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haber, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olunmaksızın yayınlanmış (Madde 7)

  7. Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmeyen  kimseler  "suçlu" ilan edilmiş (Madde 9).

 8. Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadan   kişiye  atfedilmis (Madde 10) 

 9 Gazeteci, kaynaklarının gizliliğini korumamış (madde 11)

 10. Şiddet ve zorbalığı özendirici yayın yapmaktan kaçınmamış. (Madde 13 ) 

11. İlan ve reklam niteliğindeki yayınların bu nitelikleri, tereddüte yer bırakmayacak şekilde belirtilmemiş Yani haber kisvesi altında  açıkça reklam yapılmış..(Madde 14 )

 Tüm bu ihlalleri   aynı anda bir haberin içine sokabilmeyi başaran arkadaşın “ Basın organları, yanlış yayınlardan kaynaklanan cevap ve tekzip hakkına saygı duyarlar. (Madde 16 )” kuralına da uyacağını zannetmiyorum.

İşin meali, tek bir haber yaparak zaten 16 maddeden oluşan basın meslek ilkelerinin 11 tanesini ihlal etmeyi başarmış. Az bir gayret gösterse tüm ilkesizlikleri bir anda yapmayı becerecekmiş nerdeyse...Bunun gibi bir çok rekor hala biz Türklerin elinde

Ne mutlu bize….

 

 




Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Basın ...

19/9/2008 · Kategori: gazetecilik

BASIN MESLEK İLKE VE İLKESİZLİKLERİ.

   Baktım bazı gasteci arkadaşlarım söz verdikleri halde, 16 maddelik Basın Meslek İlkelerine uymakta zorlanıyorlar.Bende üşenmeyip oturdum, bu ilkeler biraz yumuşatılabir mi acaba , diyerek taslak bir çalışma hazırladım.Bakalım destek bulabilecek mi, fikri katkıda bulunan olacak mı?

1.        Yayınlarda hiç kimse; ırkı, cinsiyeti, sosyal düzeyi ve inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz. 

“Her şeyin olduğu gibi, bununda sınırları olmalı,bu sınrları gastecilerin bizati kendileri değil patron çizmelidir.Gerçektende,Patron ve öngördükleri  kimselerin ırkı, cinsiyeti, sosyal düzeyi ve dini inançları kınanmamalı ve aşağılanmamalıdır”

2.       Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlak anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı ya da incitici yayın yapılamaz.

“Bu sadece düşünceli, vicdanlı, ahlaklı , samimi dindar ve aile kavramını bilen gazeteciler için konmuş bir ilke olup diğerlerini ilgilendirmiyor.  Diğerleri için Basın meslek ilkeleri 15 maddeden oluşur”

3.       Kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez. 

“Burda da gasteci arkadaş benim maaşımı kamu vermiyor ki deyip, kıbleyi çeviriyor başka yöne…yapacak bişi yok.”

        4. Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan ve iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilemez. 

“Eleştiri sınırı denen sınırı çizip vermiyosunuz gastecinin eline, adam sınırı kendi koyunca kızıyosunuz, olmadı, valla…”

        5. Kişilerin özel yaşamı, kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında, yayın konusu olamaz. 

 “Bence de sıradan insanların yatak odası haberi reating getirmez, sonuna kadar katılıyorum”

        6. Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olunmaksızın yayınlanamaz.

“Bence haberin doğruluğunun araştırılması zaman kaybıdır, lükstür.  Haber lahmacuna benzer. Lahmacunda popüler kültüre benzer, bunlar hızla, fazla didiklenmeden servis edilmeli ve  tüketilmelidir”

        7. Saklı kalması kaydıyla verilen bilgiler, kamu yararı ciddi bir biçimde gerektirmedikçe yayınlanamaz.

” Peki gastecinin bunları saklayacak fiziksel alanı, deposu vs. yoksa, yeri darsa ne yapacak tabiî ki birikince  yayınlacak benim gasteci arkadaşım…Kendiniz saklayamıyorsunuz bilgi, belge  ve sırlarınızı veriyorsunuz gasteciye…Gasteci sizin hamalınız mı, babanızın uşağı mı ?” 

        8. Bir basın organının dağıtım süreci tamamlanmadan o basın organının özel çabalarla gerçekleştirdiği ürün, bir başka basın organı tarafından kendi ürünüymüş gibi kamuoyuna sunulamaz. Ajanslardan alınan özel ürünlerin kaynağının belirtilmesine özen gösterilir. 

“Bartın’da bunu yapacak centilmen nerde…Nerde demiyelim de nesli tükenmek üzere diyelim.  ?Uygulanabilirliği kabil olmayan

ilke olduğundan üzerinde kafa yormaya değmez.”

        9. Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse "suçlu" ilan edilemez.

“Gasteci kardeş, önce as, sonra yargıla kuralını  sakın unutma…! Yargıla ama mutlaka , ergeç yargıla…”

        10. Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez. 

“ Camiadaki bazı gasteciler ! yasaları zaten bilmediğinden haberin gerçek olup olmadığı hakkında fikir yürüterek zaman kaybetmezler. Ortak kanı “okurun işi ne , gerçekliği konusunda okur fikir  yürütsün” derler…“Makul” denen şey de izafi bir kavram olduğundan , makul neden de gasteciden gasteciye değişebilir.

İşte bu işin  Makulü budur.Bu konuda ki atasözünü de vurgulamadan geçemem :Her şeyi gasteciden beklemeyin.”

        11. Gazeteci, kaynaklarının gizliliğini korur. Kaynağın kamuoyunu kişisel, siyasal, ekonomik vb. Nedenlerle yanıltmayı amaçladığı haller bunun dışındadır.

“Aslında Haber kaynağının gizliliği, pazarlığa tabi olmalıdır. Bu gastecinin yaşam standardını yükseltiyorsa neden olmasın değil mi?”

     12. Gazeteci görevini , taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlarla yapmaktan sakınır. 

 “ Örneğin hiçbir gasteci kalemini satmaz. Bu akılcı ve rantabl değildir.Bazı gasteciler çok iyi bilir ki kalemin bir süreliğine kiralanması daha kazançlıdır.Sosyal güvencesi olmayan gastecilerin genelde izlediği yol budur.O gasteciler sosyal güvenceden; bir holdingin yada bir siyasetçinin şemsiyesi altına girmeyi anlamaktadırlar.”

        13. Şiddet ve zorbalığı özendirici yayın yapmaktan kaçınılır. 

 “Örneğin şiddet görmüş bir kadının fotoğrafında kırmızı renk dışında başka renk hakimse, omuzu açık yada eteği sıyrılmış değilse pek haber değeri olmaz.Fotoğrafı teknoloji yardımı ile habere uygun hale getiremeyenden de gasteci olmaz.Bir deyim vardır ,gastecilikte kansız habere cansız haber derler”

        14. İlan ve reklam niteliğindeki yayınların bu nitelikleri, tereddüte yer bırakmayacak şekilde belirtilir. 

“Aslında burada ki ustalık ilan ve reklam niteliğindeki yayını haber kılıfına sokabilmektir.Zor olan ve zeka gerektiren çaba bu olduğuna göre tebrik ve takdir edilesi bu olmalıdır.Nemalandırılması gereken de doğal olarak budur.

Örneğin bir özel okul size tam sayfa ilan verdi ise , iç sayfada okulun kel ve fodul müdüründen  dünya  yakışıklısı diye bahsedin.Buna basında bonus uygulaması denir.”

 

        15. Yayın tarihi için konan zaman kaydına saygı gösterilir. 

“Bu da gastecinin elinde haberin bayatlayıp  bombaya dönüşmesi anlamına gelir .Bu durumda ilkesizlik nedeni ile vicdan da açılacak yara gastecilik ruhunda açılacak yaranın yanında cüce kalır. Hem atasözleri bugünün işini yarına bırakma demiyor mu ?”

        16. Basın organları, yanlış yayınlardan kaynaklanan cevap ve tekzip hakkına saygı duyarlar.

“Doğrusu şudur; Basın özgürlüğü, gazetecinin onurudur. Gasteci kendisini tekzip edenini yedi kuşak geriye kadar tekzip edebilmelidir!Hem  yalan ve yanlış haber sonunda yapılan itirafın reating/tiraj getirdiği basın tarihinde görülmemiş.”

Özetle Basın demek , her şeyin basılacağı anlamına gelmez.

Dil

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

eğitimimiz üstüne

4/9/2008 · Kategori: gazetecilik


OKULLAR AÇILIYOR.

Okullar açılıyor, ancak eğitim sistemindeki sorunların tamamen çözüldüğüne , eğitime yeni soluk geleceğine ve yeni anlayışların hakim olacağına dair ortada umut verici belirtiler yok.

Yakın geçmişte okullarımızda yaşanan olaylar hafızalardan henüz gitmedi.

Geçmiş yıllarda gördüğümüz sıkıntıların tekerrür edeceğine , benzer sıkıntıların yaşanacağına dair veli, öğretmen ve idarecilerin ciddi endişeleri var.

Nelerdi bu olaylar isterseniz kısaca hatırlayalım…

 Geçmişte, Öğrencisine şiddet uygulayan  ve mahkum olan eğitimciler gördük…

Kılık kıyafet kararnamesini uygulamak isteyen, ancak makama çağrılıp fırça yiyen idareciler  gördük.

Okulda velisinin nufuzunu kullanmak isteyen öğrenciler de gördük.

Öğretmenleri bizden olanlar ve olmayanlar diye ayıran maarif müdürleri gördük.

Bazen liyakate değil , referansa dayalı atamalar gördük.

Sosyo-Ekonomik nedenlerle ve çaresizlikten cemaat ve tarikat yurtlarında barınmak zorunda kalan çocukların yaşadıkları travmayı gördük.

Kişisel endişelerini önde tuttuğu için otorite kuramayan idareciler de gördük…

Gördüğü psikolojik baskıdan, ceza ve atama tehditlerinden korku tünelindeymişcesine eğitim ve öğretim vermeye çalışan öğretmenler de gördük.

Öğrencinin cebine sadece harçlık koymakla  veli olunabileceğini düşünen duyarsız, ilgisiz veliler de gördük.

Çanakkale Savaşı’nı kazandıran sebebin  Atatürk’ün ve silah Arkadaşlarının askeri dehası,  bir milletin vatan sevgisinin ve fedakarlığının  sonucu değilde ; ak sakallı dedelerin kendinden menkul becerilerine bağlayan, hurafelere dayandıran eğitimciler gördük..

Daha neler neler gördük, duyduk…

Fakat  öğrencisine bir anne , bir baba sevgisi gösteren , kucaklayan idarecilerimiz ve öğretmenlerimiz çoğunluktaydı çok şükür…

Çok kozmopolitik  mahallerde, zor sayılabilen veli ve öğretmen profili ile kıt imkanlar ile “helva” yapmayı başaran idareciler de vardı,

Çatısı akan ama duşu akmayan bir spor salonundan çok büyük spotif başarılar çıkaran beden eğitimi öğretmenlerimiz olduğu gibi içindeki “ idealizmi” bir türlü çıkaramayan öğretmenlerimiz de vardı.

Ve fakat Onların mazeretleri vardı: Bu  paraya bu kadar…

Daha fazla karamsar tablo çizip , ne öğrencilerin , ne velilerin , ne öğretmenlerin , nede idarecilerin yeni bir yıla şevksiz ve umutsuz girmelerini , eğitimci bir anne ve babanın çocuğu olarak istemem.

Fakat iyi ve kötü örnekleri burada ismen anmaktan da çekinmem.

Çünki , çocuklarımızın verimsiz , boşa geçmiş yıllarını kimse geri getiremez, çağın gerisine düşmenin hesabını kimse veremez.

 Aslında, Kötü örnekler münferit ve nadir de olsa bunların izalesi görevi o camiaya düşer.

Bakalım gördüklerinden ,yaşanmışlıklardan ders çıkartanlar olacak mı?

İyi dersler..

 

 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

çöp çocuk

5/6/2008 · Kategori: gazetecilik


 

MINTIKA TEMİZLİĞİ

Bakanlık , 4 Haziran Çarşamba günü ilk ve ortaöğretim okullarını tatil  etti, gerekçesi ise, 5 Haziran Dünya Çevre Günü.

 

 Bakanlığının  genelgesine göre, yönetici, öğretmen ve ilköğretim 3. sınıftan başlayarak tüm öğrencilerin katılacağı ülke çapında su havzalarında bir temizlik kampanyası başlatılacak. Bu çerçevede tüm ilk ve ortaöğretim okullarındaki öğrenciler ve öğretmenler, deniz kıyılarında, akarsu ve göl havzalarında, piknik alanlarında ve diğer açık alanlarda aynı anda “temizliğe” başlayacaklar. Genelgeye göre, yüksek öğretim öğrencileri de gönüllülük kapsamında kampanyaya katılabilecekler.

 

İlk ve ortaöğretim öğrencilerinin çevre bilinci kazanması elbette ki çok önemli bir konudur. Ancak bunun için okulların tatil edilmesi ve öğrencilerle öğretmenlerin “mıntıka temizliği”ne gönderilmeleri biraz garip değil mi? Pek de kabul edilebilir değil.

     Hem  denizleri, akarsu havzalarını, göl kenarlarını kirletenler öğrencilerle öğretmenler değildir. Çevreye en büyük zararı sırtını yönetim erkine dayamış özel şirketler veriyor genellikle…Onlar zararlı atıklarını ve çöplerini akarsuyumuza bırakıyorlar.Öğretmen ve öğrencilere bunları toplayın demek, çocuklarımızı mikrop ve bakterilerin içine salmak ne kadar adaletli bir uygulama sizce…çevreye çöpünü ve atıklarını bırakanlara hoşgörülü yaklaşmak, yaptırım uygulamamak sonrada öğrenciye çevre bilinci vereceğiz diyerek çöp toplatmak ne kadar sosyal devlet  anlayışı ile örtüşür ki…

   Sahi siz genelge ile çöp toplatılan firma sahibi , şirket patronu, genel müdür , CEO gördünüzmü ?Sıkı ise çöpü ırmağa döken belediye başkanlarını, çevreden sorumlu kurum ve kuruluşların müdürlerini , ilgilileri bilgilileri göbekli kravatlı amcaları genelge ile gönderin bakalım mıntıka temizliğine !...

 Fabrika ve işletmelerin maliyetine katlanmamak için gerekli arıtıcı önlemleri almamaları, hükümetlerin bu konuda üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmemeleri, çevre açısından geri dönüşü olmayan tahribatlara yol açmaktadır. Dolayısıyla  Bakanlık çevre korusundaki duyarlılığını, hükümeti denizleri, akarsu yataklarını, gölleri kirletenlere yaptırım uygulayarak  gösterse çok daha anlamlı olacaktır.

   Ayrıca bu şekilde ilk ve orta öğretim öğrencilerinin sağlığı da korunmuş olacaktır. Çünkü yerlerden çöp toplatılacak öğrencilerin sağlığının ciddi bir tehditle karşı karşıya kalacağı açıktır. Her ne kadar genelgede maske, eldiven gibi vb. koruyucu malzemenin temin edileceği belirtilmişse de bunun nasıl sağlanacağı, nasıl denetleneceği net  değildir.

İlk ve ortaöğretim öğrencilerine çevre bilinci kazandırmak için mıntıka temizliğinden başka bir etkinlikler yapılabilir.  Zira ırmak kıyılarında çocuklarımız ırmağa düşebilir.Bu tür felaketler inanın “bağıra bağıra” gelir.Servisten düşüp vefat eden, karşıdan karşıya geçerken araç çarpması sonucu vefat eden öğrencilerimizin ölümleri tüm ikazlarımıza rağmen” bağıra bağıra” gelmedi mi ?

Bir çok ilde kene ısırmalarına karşı önlem olarak okul pikniklerinin bile ertelendiği günümüzde, biz ne yapıyoruz ; kısa kollu tişortlerle, etekli üniformalarla çocuklarımızı çayıra çimene çöp toplama uğruna (Pardon çevre bilincini aşılama uğruna) salıyoruz.

Saldık çayıra, Mevlam kayıra hesabı…..

.

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::